Sevgili Arsız Yaşam Sevgili Arsız Edebiyat (Neriman AĞAOĞLU)

arsiz-yasam

Bir sanat ürününün, bu ister öykü gibi yazılı bir tür olsun isterse müzik gibi sese dayalı daha soyut bir tür olsun, yaşamla, özellikle de yaratıcısının yaşamıyla sıkı bağları olduğunu düşünüyorum.

Bu bize, her yazarın kendisini yazdığı iddiasını hatırlatabilir. Ama ben bunu kastetmiyorum. Yazar düşünceler biriktiren, yaşama edimleriyle katılan, olaylara etkide bulunan ve onlardan etkilenen bir özne, yaşamın katılımcısıdır.
Yazarın, hayatla bu alış verişi sırasında edindiklerini imleyerek ve dönüştürerek verimlemesi, onun yaşama bir “yazar” olarak katılması anlamına geliyor. Bu nedenle de eser, yazarın yaşamında görüntüye, sese, kokuya, algıya dayalı bir üst ürün olarak açığa çıkar. Sanatsal yaratının bir yanı üstkurmaca olarak yazarın yapmak, anlatmak (göstermek) istediği şeyse de bunu oluşturan, açığa çıkaran algılarının dile getirilişidir.

Kuşkusuz yaşadıklarından bire bir etkilenerek oluşturulan öyküler, romanlar vardır. Bunlar sadece yer, isim ve zamansal değişiklikler yapılarak oluşturulmazlar. Eğer yaşananlar bir üst boyutta evrensellik taşıyorsa yazınsal değer kazanır. Diğer yandan, yazar, içinde yaşanılan tarihsel, toplumsal koşulları belirtme kaygısı taşıyabilir. Ama bunu yaparken özdeksel bir tavır takınır. Kendi ideolojisiyle yazar ama bunu kaba, motomot bir yansıtmascılıkla anlatmaz. Dolayısıyla, “olay gerçekten bundan ibaretti” savunması, yazılan metnin yazınsal değerini kanıtlamaz.
Bu bağlamda, okuduğumda beni çok etkileyen bir romanı, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünü, gerçeklik ve yazarın yaşamına yakınlığı çerçevesinde incelemeye çalışacağım. Amacım romanı yazarın yaşamı olarak sunmak değil, bende oluşan izlenimleri paylaşmak

Bir İlk Roman: Sevgili Arsız Ölüm.

Kendimi, dilimi ve birlikte doğup büyüdüğüm insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim. Elinizdeki roman bu direnişim için aralarında büyüdüğüm insanların bana armağanıdır. (Metis, 1990)
Bu sözler yazarın, kitabın arka kapağında yer verilen sözleridir. 1957 yılında Kayseri’nin Bünyan kazası, Karacafenk köyünde doğan Latife Tekin, dokuz yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a göçer. Romanda yazdıklarının kendi hayatından izler taşıdığını kimi söyleşilerde belli eder. Dokuz yaş öncesi için aşağıdaki sözleri sarfeder:

Biliyorsun, ben çocukluğuma yönelik özlemimi hiç yitirmedim. Kalbim dokuz yaş öncesinde kaldı. Hep hatırladığım bir ışık var. O zamanlar dünyayı aydınlatan ışık. Sonra, ne zaman, nasıl bilmiyorum… Belki azar azar, belki de birdenbire o ışık yok oldu. Dünyayı şimdi de bir ışık aydınlatıyor ama o ışık değil. Hep merak ediyorum, insan o ışığı kaybetmeden büyüyemez mi? Çocukluk yıllarımdan sonra, her şeyi eksik yaşıyorum duygusu içimde yer etti. Buna ben “geçmiş olsun” duygusu diyorum. (23 Mart 1995, Cumhuriyet Kitap)

Sevgili Arsız Ölüm 1983 yılında yayınlanmıştır. Yayınlandığı dönemde değişik eleştirilerin hedefi olmuştur. Eleştirileri iki başlık halinde toplayabiliriz. Birincisi; romanı yeni bir tarz ve dil yarattığı için övmektedir. İkincisi, romanın gerçeklikle bağdaşmadığını, gerçeklikle bağdaşan yanlarının ise doğru anlatılmadığını ifade etmektedir. Yani romana olan itirazlar, gerçekçiliğine (benim izlediğim kadarıyla toplumcu gerçekçiliğe) ve diline yapılan itirazlardı.
Kitabın roman niteliği kazanması için hikayenin bir kahraman etrafında dönmesi ve onun kişiliğinde olay, karakter ve toplumsal çözümleme içermesi gerektiği şeklinde yapılan eleştirilere yazarın cevabı şöyle olmuştur:
Klasik romanın halkımın kendisine bakışına, dünyayı algılayışına denk düşmediğini düşünüyorum. Romanı büsbütün inkar etmiyorum. Ama kendi halk edebiyatımızı, kültürümüzü temel alarak yeni bir biçim geliştirme çabasındayım. (Cumhuriyet Gazetesi, 1 Aralık 1983)

Bu sözlerini kitabın kapağında ifade ettikleri ile birleştirdiğimizde, yazarın, içinde bulunduğu durumu nasıl tam olarak anlatabileceğinin sancılarını uzunca bir süre yaşadığını anlıyoruz. Çözüm olarak halk hikayelerine, masalsı bir dile yaslanarak anlatımını verimlediğini görüyoruz. Gerçeği küçük bir çocuğun gözünden anlatırken hikayeyi onun hayalleri, düşleri ve değişimiyle çerçeveliyor. Bir kahramanı ön plana çıkarmak, karakter çözümlemeleri yapmak ve nedensellik ilişkisi kurmak yerine kendisine daha fazla olanak sağlayan bir dile odaklanıyor. Okur, yazarın dilini yakaladığında her şey yaşamda olduğu gibi akıyor duygusuna kapılabiliyor. Gerçeküstü örgüler karakterleri açığa çıkarmak için kullanılıyor. Bu da yazarın kullandığı dilin sağladığı bir olanak.

Alacürek köyünde, Huvat adında bir adam köyden çıkıp Türkiye’nin ’60’lı yıllardaki gelişimine uygun icatlarla geri dönüyor. Şehirli bir kızla evleniyor. Atiye köye geldiğinde köyden farklı bir kültürü temsil ediyor. Nihayetinde köylüler onu kabul etmiyorlar. Kaynanası Nuğber Dudu’nun tahtalıdan düşmesinin, tavuğun yumurtayı kesmesinin nedeni olarak Atiye’yi görüyorlar. Ve onu cezalandırmak için ahıra sürüyorlar.
Atiye ahırda geçirdiği dokuz aydan sonra bir kız çocuğu dünyaya getiriyor. Kaynanasının adını kızına vermesinden sonra eve geçebiliyor. Sırasıyla Nuğber, Halit, Seyit, Dirmit ve Mahmut doğuyor. Hikaye bu aile etrafında kuruluyor.
Köylülerin, başlarına gelen her şeyi cin, peri gibi doğaüstü imgelere bağlamaları, bu çerçevede cereyan eden olaylar çocuk anlatıcının büyülü düş dünyasını oluşturuyor.

Dirmit, köyde okula giden tek kız çocuğu. Onun farklılığı adının cinli kıza çıkmasına yetiyor. O da sorularının cevabını başkalarından alamadığı için cinlere soruyor. Cinleri açığa çıkarmak için onları kızdırması gerektiğini düşünüp küllüğe işiyor, deliklere sıcak su döküyor. Dirmit’in dertleşebildiği tek cin tulumbadır.

Köye öğretmen gelmesi, komünist lafının duyulması, Demokrat Parti’nin köylere ulaşması yan olaylar olarak sayılabilir.
Romanda ikinci dönem, ailenin şehre göç etmesidir. Bu dönemde yazarın merceği daha çok aile içine döner. Yoksul, işsiz tek oda evlerde yaşayan, köyden göçen aile/aileler anlatılır. Fakat bu dönemi, Atiye’nin ve bu aileden, boş inançlardan kendisini kurtarmaya çalışan Dirmit’in hikayesi olarak okumak daha doğru olur. Yer yer anlatıcıdan bağımsızlaşan objektif bir göz, aile ve toplumla, inançlarla ideolojik bir çatışmayı Dirmit üzerinden bize verir.

Atiye’nin daha fazla cin, peri, hocaya inanmasına, iyice sofulaşmasına neden olarak işsizlik ve yoksulluğun neden olduğunu söyleyebiliriz. Huvat yeşil kitaplarını elinden düşürmez. Halit ve Seyit işsiz kaldıkça lümpenleşirler. Ailede herkes birbirine şiddet uygular. Atiye kendilerinden farklı olan Dirmit’in üzerinde daha fazla baskı kurar. Yaptığı her şeyi yasaklar. Ve ikinci bir öykünün, Dirmit’in öyküsünün kurulmuş akmakta olduğuna şahit oluruz. Radyo dinlemesi, okuldan bir arkadaşıyla gezmesi, anı defteri yazması yasaklanan Dirmit, çareyi iç dünyasında öyküler kurmakta bulur. Dirmit’in ideolojik olarak aileden kopması, karşı çıkması da onun bu farklılığı üzerinden anlamlanır.
Öykü Atiye’nin kanserden ölümüyle son bulur. Bu kadar iç acıtıcı bir öykünün karanlık bir drama dönüşmeden akması ise sanırım yazarın olayları gerçeküstü bir bakışla ve pek fark edilmese de mizahı oldukça keskin kullanmasıyla mümkün olabilmiştir.

Öyküye aynı zamanda, 1960’lardan (bunu yazarın yaşamıyla kurduğum bağlantıdan çıkarıyorum.) ’80’li yıllara kadar yazarın değişimi olarak da bakabiliriz. Fakat romanın bende bıraktığı izlenim; yazar, yaşadığı gerçekliği, kendi var oluş gerçekliğini anlatmak istemiştir. Bunu yaparken eserini evrenselleştirerek yazınsallaştırmayı başarmıştır. ?

Sosyal medyada paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir