Edim (Özgür SOYLU)

edim

Ben bir edebiyatçıyım. Bizim gibilerden yazı yazmak dışında bir şeyleri çok az gördünüz. Gördüğünüzde de, yarı yadırgayıcı bir bakışla, unutmadınız. Ama benim derdim akılda kalmak değil, inanın. Ben istemez miydim sıcak sobamın başında, mırıl mırıl kedim kucağımda okuyayım, yazayım, yeni dünyalar yaratıp size sunayım.

Ama olmadı işte.

Niye doğru düzgün şeyler okumuyorsunuz kardeşim? Bakın sizin için neler yapmak zorunda kaldık. Ama kadir kıymet bilmezsiniz ki. Olsun, bilmeyin bakalım, Hem sırf sizin için yaptığımız da söylenemez. En azından ben o kadar diğerkâm değilim. Bu benim için bir mecburiyetti de.

İşin bu kadar boyutlanacağını biliyor muydum? Yaratıcı yazarlığın kâhinlikle bir ilgisi vardır efendim. Bakmayın benim psikolojik romanlarıma. Jules Verne’den başlar, bir yığın örnek veririm size. Sonra da ukala dersiniz bana. Hatta, bilgi sahipliğinden gelen egemenlik aracılığıyla bir çeşit faşizm uyguladığımı söyleyecek kadar tahlil yapabilen çokbilmişler de vardır aranızda. Ama ben sizinle bu şekilde muhatap olmayacağım. Zaten aramız limoni, iyice ekşiyecek.

Ben hikâyemi anlatayım. Bakın baştan dürüst davranıyorum. Ben bu sayfaları bir yıkıntının içinde külleri eşelerken, ya da ölen bir yakınımın kilitli çekmecesinde, ya da isimsiz bir posta paketinde buldum demiyorum. Oysa bunlardan biriyle başlayarak gizem yaratıp sizi, ya da en azından her numarayı yutan bir bölümünüzü ağzı açık “Vay anasına! Herif yazmış ya” dedirtebilirim. Ama dedim ya dürüst davranıyorum.

Ha, unutmadan şunları da söyleyeyim: Bu metni okuyup bitirdikten sonra kalkıp bunları yaşadın mı kurdun mu, demeyin. Karıştırmayın canım orasını. Karıştırıp da her çeşit iktidarla başımı belaya sokmayın benim.

İtiraf edin son paragrafı yediniz. Tamam, canım, hemen bozulmayın. Kızdıysanız siz de bana bir eşşek (bazen çift ‘ş’li yazmalı) şakası yapın, ödeşelim. Söz, numaranızı yemiş gibi yapacağım.

Her neyse, aynı mahalleden iki arkadaş gibi olalım da anlatırken gerilmeyelim dedim.

Bir gün… (Ben de biliyorum her şey o malum günde başlar. Alışkanlık işte, n’apalım? Siz bir şey anlatırken, yağmur damlaları ağacın yapraklarına tıpır tıpır dökülüyordu. Toprağın kokusu, falan filan diye mi başlarsınız söze?)

Nerde kalmıştık? Bir gün. Evet, bir gün, meslektaşım Fatime Hanım’la Efendioğlu’nda bir kafede oturuyorduk. İkimizde masamıza yığdığımız dergilere, gazetelerin edebiyat eklerine, etrafımızla ilişkimizi koparacak denli gömülmüştük. Aslında sıradan bir gündü o gün. Yeni kitaplar yayınlanmıştı yine. Bunlar hakkında tanıtım yazıları, reklâmlar vardı her baktığımız dergide, gazetede. Yazarlar, kanepe üzerine uzanmış pozlar, esprili röportajlar vermişlerdi. Kimisi kara gözlüklü, kimisi, kraliçe kostümleriyle, kimisi bilmem kaç silindirli motor üzerine uzanmış bakan yazarlar…

Fatime Hanım, sanki elinde bir Bursa Bıçağı tutuyor gibi, o hırçın sesiyle, “Bir şey var mı?” dedi. Ben sakin mizaçlı biriyimdir. Elimdeki gazeteyi katladım koydum.

Metin Haluk’un son romanı hakkında haber arıyorduk Metin Haluk’la aynı kuşaktanızdır. Onlarca derginin mutfağında bulunmuş, kurgu harikası romanlar yazmıştır. Yıllar önce üç kez Nobel’e aday gösterildi. Ama öncekiler gibi, yeni kitaplarına da epeydir burun kıvırıyor, peşin çalışan şişman yayınevleri. Okurun takdiri, ne demeli?

Herkes gibi Fatime Hanım da üzülüyor bu duruma. Ben Fatime Hanım için bir teselli sözü düşünürken yan masadan çınlayan histerik kahkaha kulaklarımızı doldurdu. Döndüm, Nobokov’un su periciklerinden azcık dikçe iki kızcağız. Biri büstiyerli, diğerinin donu görünüyor belinden. Bizim onlara baktığımızı fark etmeden büstiyerli olan elindeki kitabı arkadaşına göstererek tuhaf bir hönkürtüyle iç geçirdi:

-Metriks gözlükleri ne kadar yakışmış değil mi?

Öteki hemen elinden kaptı kitabı:

-Hii, yeni kitabı mı?

Büstiyerli kızgın, geri aldı kitabını:

-Değil! Benim Odam Küçük’ün 47. baskısı.

Kızcağızlar önceki 46 baskıyı da çıktığı gün almış kütüphanelerine yerleştirmişler. Her baskıda yazarın farklı bir fotoğrafı oluyormuş da. Büstiyerli olan şehla gözlerle küçük sivri memelerine bastırdı kitabı. Diğeri gazetelere daldı. Sonra kelimeleri birbirlerinin ağızlarından ala ala hızlı bir sohbete giriştiler. Biri esmer, diğeri sarışın yazarlardan hoşlanırmış. Tabii, zevkler ve renkler tartışılmaz.

Her neyse, baktım Fatime Hanım da alnını kırıştırmış yan masayı dinliyor benim gibi. Elindeki kalemi sertçe attı masaya:

“Bu böyle olmayacak. Bir şeyler yapmak lazım.”

Fatime Hanım’a karşı tuhaf bir çekingenliğimin olduğunu itiraf etmeliyim. Zaman zaman romanlardaki esmer kadını görürüm onda. O esmer kadın tuttuğunu koparan, sert, asi bir kadındır. Fatime Hanım’ın üçüncü romanının tanıtımını hatırlıyorum. Panel gibi bir şey düzenlemişti. Şişman yayınevlerinden birinin, ağzı purolu art niyetli editörü, “kendini yazmışsınız” demişti de adamı zor almıştık Fatime Hanım’ın elinden.

Önce “ne yapabiliriz?” diyecektim, sonra fikir değiştirip, “akşam size geleyim, derli toplu konuşalım” dedim uysallıkla.

Günün geri kalanını “ne yapacağız?” sorusuna mantıklı bir yanıt aramakla geçirdim. Ben eskiden de böyleydim. Olur olmaz şeyi ciddi bir mesele haline getirmekte üstüme yoktur. Ne gerek vardı toplantı havasına? Evliliğimin ilk yıllarını hatırladım. Eşim yemekleri tuzsuz pişiriyordu. Akşam onunla konuşmaya karar verdim. Nazik olmalıydım. Haberlerden sonra televizyonu kapattım, kasetçalara Four Seasons’ı taktım, geldim eşimin ellerini şefkatle avucuma aldım. Eşim heyecandan titriyordu. Ben seninle bir şey konuşmak istiyorum, dediğimde heyecanı daha da arttı. Sakinleşmesini bekledim bir müddet. Sakinleşmek bir yana yüzü allak bullak oldu. O haldeyken yemeğin tuzu diyebilir miydim hiç? Klasik yönteme başvurmak zorunda kaldım:

“İlişkimizi gözden geçirelim mi?”

Sonra ne mi oldu? Üç gün içinde beni terk etti.

Her neyse ben asıl meseleye geleyim.

Akşam sözleştiğimiz saatte Fatime Hanım’ın kapısındaydım. Fatime Hanım, bayrak gibi dalgalanan saçlarıyla açtı kapıyı. Ceketimi asarken, içerden gelen sesler, konuğun benden ibaret olmadığını söylüyordu. Merakla takip ettim ev sahibemi. Salona girince biraz keyfimin kaçtığını söylemeliyim; Metin Haluk ortada, onun iki yanında Nehir Armağan ve Cevdet Soydaş. Yüzümde tuhaf tikler belirmesin diye etrafa plastik bir gülüş saçıyorum.

Keyifsizliğimin tek nedeni manifestoyu sunacak üyesini bekleyen toplantı atmosferi değildi. Metin Haluk iyi dosttur, severim. Nehir Armağan radikal feminist yazarlardandır. Tavizsizliğini hep takdir etmişimdir. Ama şu Cevdet Soydaş’ın ne işi vardı burada?

Cevdet Soydaş’la bizim bir hikâyemiz vardır. On yıl öncesiydi. Üç yıl boyunca kendimi kaybederek çalıştığım ve edebiyat tarihimize bir köşe taşı koyduğuma inandığım romanım, eleştirmenlerce de beklediğime yakın tepki görmüştü. Sonra, Edipler Dünyası’nda Cevdet Soydaş imzalı bir yazı yayınlandı. Yazı küçümsemelerle doluydu. Neymiş efendim, dönemin insanını zerre kadar açıklamıyormuş bu roman. O zamandan beri, değil aynı mekânlarda bulunmak, aynı dergide isimlerimizin geçmesine bile tahammül edemiyorum.

Ben salona girince Cevdet Soydaş Nehir Armağan’a uzattığı çenesini kendine çekti, mimiklerini toparlayıp kırlaşmış favorilerini okşamaya koyuldu. Evet evet, bu, kişinin gergin olduğunu anlatan bir betimlemedir. Salondaki eşyaları incelemeye koyulmam da benim adıma aynı düşünceyi geliştirebilir tabii.

Sonuçta ikimiz de davetliydik. Fatime Hanım’ın gösterdiği yere otururken Nehir Armağan’la Metin Haluk’u selamladım. Ben oturur oturmaz Cevdet Soydaş, diğer konukları bana kaptırmamak için aceleyle konuşmaya başladı. Bazı yazarlar edebiyatı sözü dolaylandırmak olarak anlıyormuş da, Soljenitsin üçüncü sınıf bir yazarmış da, edebiyatımıza bir roman eleştirisi dergisi lazımmış da, falan da filan da… Kesin bana laf atıyor ama bu konularda daha önce ne yazmıştım ya da yazmış mıydım, hatırlamıyorum. Neyse ki Fatime Hanım elinde tepsiyle girdi. Bayılıyorum onun şu kedili fincanlarına.

Fatime Hanım kestirmecidir. Çaylarımızdan ilk yudumlarımızı alır almaz gırtlağını temizledi:

-Sizi buraya çağırmamın nedeni, edebiyatımızın geldiği noktayı tartışmak ve ona göre ortak bir tepki geliştirmek.

Cevdet Soydaş, “bu muydu?” der gibi başını geriye attı. Saygısızlığı fark ettiniz değil mi? Her neyse, Fatime Hanım’ın ilk cümleden sonraki suskunluğu beni işaret ediyordu. Ben, belki yırtarım umuduyla bir müddet sesimi çıkarmadım. Ama herkes hazırlıklıymış. Kafamı kaldırdım, gözler beklentiyle bana çevrili. Daha fazla direnemedim. Hem Cevdet Soydaş’ın edepsizliğine karşı da sesimi çıkarmalıydım.

Bilirsiniz, benim kalemimde bir tarihselcilik vardır. En  baştan aldım, edebiyatın geldiği nokta üzerine keskin bir teşhir konuşması yaptım. Fatime Hanım sözlerimi pekiştirmek için sehpanın üzerindeki gazetelerden birinin edebiyat sayfasını okudu. Doğrusu, durum epey vahimmiş.

Ayna Kuramı’nı savunmuyorum ama ben yine de herkesi kendi ağzından konuşturayım.

Metin Haluk etkileyici sesiyle toplantıya ilgisini belli etti:

-Son dönem yazılanları edebiyat içinde görmek mümkün değil. Edebiyat yapıtı denilebilecek nitelikte olanları epeydir yalnız biz yapıyoruz. Biz de bir elin parmakları kadar ancak varız. Bizimkiler satmıyor, bu bir gerçek. Onların ise her biri yılda iki üç kitap çıkarıyorlar, çok satıyorlar. Temel yaklaşımları şu; piyasanın gönlünü hoş etmek ve bu piyasanın bir parçası olarak kalmak. İtiraf etmeliyim, baştan sezemedim tehlikeyi. Oysa zamanında, Suphi Örnek’in dördüncü romanını hemen fark etmeli ve teşhir etmeliydik.

Metin Haluk Suphi Örnek’in dördüncü romanı deyince sanki aklımdan geçenler ortaya serilmiş gibi kızardığımı söylemeliyim. Yıllar önce Suphi Örnek, ilk üç romanıyla iyi bir yazar olduğunu kanıtlamıştı. Hatta bir eğretileme ustası olarak da ün salmıştı. İlk üçü gibi dördüncü romanını da çıktığı gün aldım, okudum. Romanın adı, “Fahri Ortak’ın Riyaziye Dersleri”ydi. Bu romanı özelinde Suphi Örnek”in roman dünyasını açıklayan bir yazı kaleme alacaktım. Romandaki bir ayrıntı fazlaca dikkatimi çekmişti; karakterler her yere Ford marka otomobillerle gidiyorlardı. İlk aklıma gelen bunun bir eğretileme olduğuydu. Aramızda kalsın, bir hafta boyunca Ford kelimesinin etimolojisinden tutun da Fordist Üretim’e kadar araştırmadığım şey kalmadı. Bulamadıkça, Suphi Örnek’e olan hayranlığım daha da artıyordu. Suphi Örnek aynı yıl bu romanının devamı niteliğinde “FORD-Tırabzanlar”, “FORD-Göl Lokantası Sakinleri”, “FORD-Kır Atlılar” isimleriyle üç roman daha yayınlayınca ancak aydım. Aslında yine ayacağım yoktu da, kız kardeşimi uğurlarken arabasının arkasındaki ‘FORD-GLS’ yazılı marka etiketini gördüm.

Metin Haluk’tan sonra Fatime Hanım tekrar lafı aldı:

-O dönem Ahsen’in de bir romanı çıkmıştı. Ellilerde geçen romandaki köylü kadınları süper emici pedlerden kullanıyorlardı. Valla ben de o zaman bunu sevimli bir espri sanmıştım.

Fatime Hanım’ın nefes alma arasında Cevdet Soydaş arsızca girdi:

-Daha önce açıklamamıştım. Yeri geldi söyleyeyim. Geçen hafta bana da buna benzer bir ahlaksız bir teklif getirildi. Bir roman istediler. Şirketlerinin yeni ürünü romanımdaki sempatik sahnelerde geçmeliymiş. İsmin her geçişi için bin dolar teklif ettiler. Bir de lütuf gibi, istediğiniz hikâyeyi anlatmakta özgürsünüz, demiyorlar mı? İnsan deli oluyor. Dedim, bu teklifinizin kamuoyuna açıklarım. Görseniz adamlar bir rahat. Eskisi gibi, kaliteli baskı yapıyoruz, yazarlara ve edebiyata hak ettiği parayı veriyoruz deyip utangaç savunma pozisyonunda da durmuyorlar. Tehdit ettiler beni, biliyor musunuz? Olan size olur, açıklamanız bize zarar vermez, reklâmın iyisi kötüsü olmaz, dediler. Ertesi gün posta kutuma baktım, kredi kartlarım iptal edilmiş.

(Niye bana değil de sana yapılıyor bu teklif, demedim tabii Cevdet Soydaş’a. Ne güzel unutturmuştum kendimi.)

Nehir Armağan vücudunu dikleştirdi. Ne de olsa aramızda en genç o:

-Şimdiye kadar söylenenlere katılmamak elde değil. Cevdet Bey’in söyledikleri önemli. Müthiş bir abluka var. Kurumlarımız adım adım dağıtıldı. Yeniden oluşturmamız ise mümkün değil. Bir iki basın açıklamasıyla hiçbir şey anlatamayız. Gerekirse tek tek okurların kulaklarına tıkaç takarlar. Bilmiyorum, ben mi çok karamsarım?

Cevdet Soydaş zart diye çıktı yine:

-Ben de ona gelelim diyecektim. Fatime Hanım beni çağırırken, aramızda iyi fikirleri olan birinin olacağını söylemişti.

Vallahi yine üstüme alınmadım, çay fincanıyla meşgulüm. Çevirdim, çevirdim… Ta ki Fatime Hanım koluma dokunana kadar. Kafamı kaldırdım, yine herkes merakla bana bakıyor. Cevdet Soydaş’ın yüzüne karşı içimden bastım kalayı. Çaresizdim. O plastik gülüşüm yine geldi, oturdu yüzüme.

Sessizlik sürdükçe yüzümün kızarmaya başladığını hissediyordum. Acilen bir kurtarıcı gerekliydi bana. Hem de bir Hızır.

Hızır’ı buldum, merak etmeyin; gözümün önünde duran gazeteler. O an bir rahatladım bir rahatladım… Koltuğa iyice yaslandım, bir sigara yaktım, dumanı ağır ağır havaya bıraktım. Kovboy filmlerinin sert adamlarına benziyordum. Cevdet Soydaş peş peşe üç kez yutkundu. Gülüşümü tutamadım, artık söylemeliydim:

-Onların yöntemini onlara karşı kullanacağız.

Yüzlerdeki beklenti bir anda endişeye dönüştü. Sonra meraka.

Planım çok basitti. Piyasa yazarları nasıl satış yapıyorlar? Reklâmla. Reklâm dediğimiz şeyi sadece afişlerden ibaret görmüyorsunuz herhalde? Özel yaşam, sansasyon, magazin ne güne duruyor? Biz, işte bu silahları ele geçirecek, kötü edebiyatı piyasadan silecek, yerine kaliteli edebiyatı yerleştirecektik. Tavizi edebiyattan değil, özel hayatımızdan verecektik. Bu bir çeşit feda hareketiydi.

Planımı anlattıkça kendimin de en az diğerleri kadar başarıya inandığımı söylemeliyim. Banyoya girdiğimde aynaya bir klark çektim. Tanrım, derde düşmeden derman vermiyorsun…

Takip eden haftayı hazırlık yapmakla geçirdik. Aslında piyasada elimiz epey güçlüymüş. Nehir Armağan’ın bir yeğeni piyasanın en gözde mankenlerinden biriymiş. Ben de zaman zaman televizyonlarda görünce, bu manken kızcağız niye böyle akıllı uslu konuşuyor diyordum. İki yıldır gol kralı olan fırtına santrforla Metin Haluk’un oğlu liseden arkadaşmışlar. Avrupa’ya açılmaya hazırlanan çıtır popçunun babası bizim memlekettenmiş. Hatta amcası yurtdışında siyasi mülteci olan bir eski tüfekmiş. Birkaç televizyon kanalı ve gazetelerdeki eski tanıdıkların listesini de önümüze koyunca epeyce heyecanlandığımı itiraf etmeliyim.

Cevdet Soydaş mı? Onun da tanıdığı varmış canım. Televizyondaki şu yılışık efemine oğlan var ya hani önüne gelene çamur atan… Bu oğlanın annesi Cevdet Soydaş’ın komşusuymuş.

Plan dâhilinde hepsiyle kısa zamanda ilişki kurduk. Ne yalan söyleyeyim, kalender çocuklarmış. Ellerinden gelen yardımı yapacaklarını, hatta bundan büyük memnuniyet duyacaklarını söylediler.

Her şeyi başlatacağımız gün, biz beş Ateş Kuşu, önce kendi aramızda şampanyalı bir kutlama yaptık. Alışmalıydık böyle kutlamalara. Artık hareket zamanıydı.

İlkin Nehir Armağan’ı gönderecektik. Kucaklaştık. Kapıdan çıkarken göz göze geldik. Nehir Armağan, Thelma ve Loise’deki yakıt tankerlerini ateşlemeye gidiyordu sanki. İkinci sırada Cevdet Soydaş vardı. Kapıdan çıkarken göz tiki tuttu. Diğerleri de peş peşe çıktılar. Sıra bana gelmişti. Kapı koluna elimi uzattığımda aynaya gözüm takıldı. Prens Makyavel biraz heyecanlı görünüyordu.

Biz böyle birkaç ay devam ettik. Sonuç beklemediğimiz kadar iyiydi. Fatime Hanım’ın başta okuduğu gazete bakın şimdi neler yazıyor:

“Romancı Nehir Armağan, sosyete mekânı Şeyla’dan çıkarken objektifimize yakalandı. Rahat davranan Armağan, manken Yavuz Kamer’le şimdilik sadece arkadaş olduklarını, düzeyli bir ilişkiye doğru yol aldıklarını söyledi.”

“Ünlü yazarlarımızdan Fatime Karabulut, Mercedes firmasının düzenlediği imza gününden sonra katıldığı Savunma Moda’nın defilesinde profesyonel mankenlere taş çıkarttı. Dekoltesiyle göz dolduran Karabulut’u görenler, minare yıkılsa da minber yerinde demekten kendilerini alamadılar.”

“Cevdet Soydaş, Kırşehir Bozlakları albümünden sonra, şimdi de ünlü popçumuz Pıtır Pıtırcık’la yeni albüm yaptı. Müzik listelerine bomba gibi düşen ve haftalardır bir numara olan albümün hit parçası Teke Zortlatması’na çekilen klipte Cevdet Soydaş’ın giydiği deri kıyafetlerin bu yılın modasını belirleyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.”

“Kılınç Puluç gittikçe küçülüyor. Metin Haluk son yazısını Rivena’nın sahnesinde okudu. Metin Haluk’un aldığı alkışlara çok sinirlenen Kılınç Puluç, masasını devirerek Rivena’yı terk etti. Kılınç Puluç ertesi gün, gazetedeki köşesinde, bunun son yazısı olduğunu, bundan sonra uzak bir Asya ülkesinde her şeyden uzak ve huzur içinde yaşayacağını yazarak elveda piyasa dedi.”

Ben? Ben de bir şeyler yaptım canım. Televizyonlardaki her türlü program benden sorulur. Magazin programlarından tutun da ciddi makyajlı programlara kadar her yerde psikolojik çözümlemeler yapıyorum. Benzetme Kuramı diye bir şey bile icat ettim. Her şeyi olur olmaz şeylere benzeterek açıklıyorum. Başta profesyonel yarışma jüriliği olmak üzere, Ufo Danışmanı, Canavar Uzmanı, Ofsayt Profesörü, Pembe Dizi Ordinaryüsü gibi bir yığın sıfat sahibi oldum.

Tuhaf şeylerde olmuyor değildi. Piyasadan sildiğimiz güruhun üyeleri önce, “edebiyat ucuzlatılıyor” diye yaygarayı bastılar. Arşivler ortaya serilip de daha aylar önce kendilerinin aynısını yaptığını görünce seslerini kestiler. Yine de arşivler sayesinde bir müddet daha piyasa yaptılar. Birkaç ufak atakla, her birinin, dünyanın değişik coğrafyalarında sakin yaşam sürmeye karar vermelerine yardımcı olduk.

Fatih Abi’yi bilirsiniz. Yaşayan en önemli eleştirmenimizdir. Artık köşesine çekildi diye ondan ümidi kesmiştik. Biz piyasaya el attıktan sonra “Edebiyat Nedir?” başlığıyla beş ciltlik bir seri yayınladı Fatih Abi. İsim isim bizleri eleştiriyor (Cevdet Soydaş için yazdıkları çok hoş!), eleştirmekten de öte, bizi edebiyatın katli vacipleri ilan ederek lanet yağdırıyordu. Kendimizle gurur duyduğumuzu söylemeliyim. Kurumuş dallar yeniden yeşeriyordu.

Kitap satışlarımız da çok iyiydi. Hepimizin, dolaplarımızda önceden yayıncıların burun kıvırdığı dosyalarımız vardı. Artık Bond çantalı yayınevi temsilcileri neredeyse kapımızda yatıp kalkıyorlardı. Her birimizin kitapları kırkar, ellişer baskı yaptı. Hele Metin Haluk’un ki… İki yüz baskı yaparak dünya edebiyat tarihine geçti.

Artık sadece bizim yazdıklarımız ve tavsiye ettiklerimiz okunuyordu. Hepimiz birer maestroyduk. Bir parmak hareketimizle okurlar kitapçıların önlerinde metrelerce kuyruklar oluşturuyor, izdiham yaratıyorlardı. Kahvelerde Zweig’in Satranç’taki kurgusu tartışılıyor, pazarda alış veriş yapan kadınların akıllarına “Şeker Portakalı”, “Otomatik Portakal” düşüyordu. Dolmuşların, taksilerin arkalarında Kafka’nın, Montesque’nun sözleri yazıyor, genç kızlar, oğlanlar odalarına Puşkin’in, Sartre’ın, Mansfield’in, Joyce’un resimlerini asıyorlardı. Televizyonlarda futbolculardan, mankenlerden oluşan tartışma meclislerini ‘Dar Zamanlar’daki intihar eğretilemesini tartışırken görmek hiçbirimizi şaşırtmıyordu.

Tuhaf sıfatlı birkaç lobi oluştu. Görseniz, bizim edebiyatçı tayfası can havliyle nasıl birleşiyor, örgütleniyor. Ama gücümüz karşısında örgütlendikleri gibi dağılıyorlardı. Herkes hayretler içinde bizi izliyordu.

Sonra… Sonra kaçınılmaz oldu, balık uyandı.

Biz baştan beri pazarlık yapma görüntüsüyle piyasa hâkimlerini oyalıyorduk. Baktılar hiçbiriyle anlaşmaya niyetimiz yok; bize karşı top yekûn bir silme harekâtı için düğmeye bastılar.

Artık, darma dağınık ettiğimiz zavallı Faust karikatürleriyle uğraşmıyorlardı. Bir anda hıyar fideleri gibi her yandan yazar fışkırmaya başladı. Hepsi de yakışıklı oğlanlar, cazibeli kızlardı. Bu yakışıklı, cazibeli yazarların her hareketi birilerince planlanıyor, sözleşmeleri ömürlük kölelik sözleşmeler oluyordu. İş öyle bir noktaya vardı ki, yazarlar arası parmak güreşi, çamur güreşi, deve güreşi turnuvaları düzenlendi, hatta bunların federasyonları kuruldu.

Biz durumu fark edince atak yapmak için hemen dostlarımıza sarıldık. Manken dostlar, yakın zamanda kendi aralarında bir toplantı yaptıklarını, artık mankenlerin içinde bulundukları çevreleri yozlaşmış gördüklerini, dolayısıyla mankenliği bıraktıklarını, üniversite eğitimlerine devam edip doktora yapacaklarını söylediler. Popçu dostumuz, iş bağlantılarının görünmeyen bir el tarafından engellenmeye başladığını, futbolcu dostumuz, artık kimsenin kendisine pas vermediğini söyledi. Televizyonlardaki tanıdıklar ise kusura bakma ile başlayan cümleler kurdular.

Her şey dibe vurmuştu. Seviye diyeceğim ama çukurun seviyesi görecelidir. Biz artık bu kadarını yapamazdık. Piyasayı verdikleri gibi geri aldılar elimizden.

Biz, Mahşerin Atlıları… Toplandık.

Hoş değildi tabii. Fikir babası olarak en çok da benim için.

“Senin verdiğin fikir bu kadar olur. Onların yöntemleriyle onları alt edecekmişiz! Deha sahibi pozları atmayı iyi biliyordun. Gördük dehanı. Hem sende bir deha olsa yazdıklarında gösterirsin…”

Yüzündeki anlık gülüşü yakaladığımda kesin bunlar geçiyordu Cevdet Soydaş’ın aklından. Bizim de bir egomuz var kardeşim. Sonuçta yaratıcı yazarız değil mi?

Aklımdakiler işin son noktasıydı. Delilik bile denebilir. Zaten dâhilikle sınırı ne kadarki?

Artık söz bitmeliydi. Dost düşman görmeliydi dünya kaç bucakmış. Mesele, genç Hamlet’in meselesiydi artık.

O gece… O gece müthiş bir geceydi. Sanki güneş vakitsiz doğuyordu zifiri karanlık perdeyi yırtarak. Yönetim merkezleri, bilgi işlem merkezleri, matbaalar, kâğıt depoları, dağıtım büroları…

Bir saat sonra bir faks metni düştü ajanslara:

“Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

Siz, edebiyat katili, kalantor kasalı şiş göbekler!

Siz, ruhunu banknotlara satmış, yazar kılığında ortalıkta dolaşan arsız Faust karikatürleri!

Siz, eli kalem tutan ucubelere yürü ya kulum demeye utanmayan paranın kudretli tanrısal editörleri!

Siz, edebiyat tüccarları!

Siz, işportacı eleştirmenler!

Korkun bizden!

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Rosinante’mızı dörtnala kaldırdık, geliyoruz.

Ya edebiyata saygı duyacak, ya da bedel ödeyeceksiniz!

Eylemlerimiz sürecek.

E.D.İ.M.

Edebiyata Dönüş İçin Mücadele

Not: Belki yılar, belki de o kadar da sürmeyecek bir zaman sonra tam buraya şöyle bir not düşme gereği duyacağım:

“Burada geçen hiçbir olay, kişi, kurum gerçek değildir.”?

Sosyal medyada paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir