Susmanın ve Konuşmanın Mevsimi (Feyziye ALPER)

susmaninmevsimiHava sıcaklığı mevsim normallerinde seyrediyor.

Ağustos. Her şeyin sustuğu, sıcağa teslim olduğu bir öğleden sonra. Yıllara direnerek ayakta kalmayı başarmış bir ev. Güneş ışığının aydınlattığı geniş mutfağında kadınlar telaş içindeler. Bahçe kapısının önünde derme çatma bir sedirde oturup, içerideki seslere kulak tutmuş olanlar kıpırtısız. Hava onlara uymuş. Her şey sabit. Yapraklar dallarına, dallar gövdeye her zamankinden daha bağlı. Esmiyor mübarek, diyor yaşlıca bir kadın, sıcaktan bunalmış. Oysa hava halinden memnun. İnsandan şikayetçi değil. Tüm şikayetler insandan tabiata, insandan insana doğru…

Mutfaktakiler plastik bir leğene sıcak su boşalttılar. Genç kadının çamaşırlarını çıkartıp suyun üzerine oturttular. Ebe, kadının önünde duruyor. Güçlü kuvvetli bir kadın koluyla sıkı sıkı kavramış doğuracak olanı. Bir taraftan da eliyle makat bölgesini bastırıyor; ıkınırken olabilecek olumsuzluklara karşı. Havanın sıcaklığı, üstünde oturduğu suyun sıcaklığı, kendini kavrayan kolun baskısı ve ağrıları sebebiyle boncuk boncuk terliyor genç kadın. Sabahki canlılığından eser yok.

Bahçede sabah erkenden yıkayıp astığı çamaşırlar ağaç dallarının arasında kurumuşlar. Kimse toplamamış çamaşırları. Sedirin hemen önünde tahta bir masa var. Eskiliğini kapatmak için birkaç gün önce naylon bir örtü geçirmiş masaya, örtüyü masanın kenarlarına raptiyelemiş. Doğuma hazırlamış evi, kendini naza çekmeden her yanı silip süpürmüş. Bahçenin ağaçlarını, çiçeklerini sancıları başlamadan sulamış. Sedirde oturanlar bu temizliğin ve düzenin her yere hakim olduğunun farkındalar. Eski köye yeni adet isteyen tavırlarına anlam veremediği, hastahanede doğurmak isteyen, ortada fol yok yumurta yokken sağlık ocağına giden gelin hanıma, yaşlılardan biri için için kızgın. Öfkesi doğum başlamadan doğumun falı sayılacak Meryem Anamızın Eli’ni odaya koymak istediğinde saçma sapan adetlerden biri denilip reddedilince daha da arttı. Kalın bir daldan çıkan tali dalların ucundan içe bukle bukle dönen daha incecik dalları bir yumruk gibi sıkılı duran, hangi ağaca ait olduğunu bilmediği kuru dala hangi inançla bu ismi verdiklerini anlamamıştı. Ondan doğumda bir medet ummak akıllıca gelmemiş, onu doğum sırasında görmek bile istememişti. Ürkmüştü bu dal parçasından. Yalnızca damarlardan oluşan, her an boğazına sarılacak yaşlı bir kadının eli gibi algılamıştı. Geçmişe aitti bu dal parçası, oysa o reddettiği geçmişin etkisi ile geleceğe bakıyordu ve bir oğlan bekliyordu.

Yaşlıların suya koydukları Meryem Anamızın Eli, suyu çektikçe kuru dallar yavaş yavaş açılıyor. Doğumun başladığına yoruluyor kuru dallardaki bu uyanış. Yumruğa dönüşmüş olan dalların bir el gibi açılması, en küçük dalların bile parmaklar gibi tek tek ayrılması gerekiyor. Bu gerçekleşirse doğumda her şeyin yolunda gideceğine yorulacak yaşlı kadınlarca. Dallardaki ilk değişiklikle doğum başlıyor. Genç kadın ıkınıyor, ıkınıyor… İstediği bir oğlancık. Biliyor bir oğlan doğuracak. Dokuz ay boyunca bu hayali kurdu, bu hayale inandı. Dışarıda, sedirde oturanlar, içeride doğurmasına yardım edenler hep kadın. Ezilmiş ve mutsuzlar. Bir kızı olursa aynı kaderi yaşayacak biri daha eklenecek bu zincire. Bu halka zinciri uzatacak. Yazgılarının değişmesi uzayacak. Oğul istiyor o. Sözünü esirgemeyecek bir oğul. İsteklerini ertelemeyecek, istekleri ertelenmeyecek bir oğul. Onu öyle yetiştirecek ki sözünün üstüne söz söylenmeyecek. Oğlu suskunluğunun sesi olacak, isteklerinin gerçekleşmesi. Geleneklere yenilmiş tüm kadınlar için istiyor bunu ve kendisi için.

Yaşlı kadının gözü naylon çekilerek eskiliği örtülmüş masa üzerindeki Meryem Anamızın Eli’ne takıldı kaldı. Bardaktaki suyun tümünü çektikleri halde dallar tamamen açılmadı. Doğumda bir aksilik vardı; buna işaret ediyordu dallar. Mutfaktan gelen seslerdeydi kulağı. Genç kadının çığlıkları ortalığı tutmuştu. Yaşlı kadına haber geldi: Su boşalmış, bebek haznede kalmıştı, doğum çok zor olacaktı. İçeridekiler uğraşıyorlardı. Annesinin rahmine sığınan bebek, suyun akışına bırakmamıştı kendini. Yaşlı kadın, dallar açılsın ve doğum gerçekleşsin diye bardağa su, ağzına bildiği tüm duaları doldurdu. Ebe, tarla tapan işleriyle uğraşmaktan kuraklık sebebiyle yarılmış topraklara dönmüş elini, kadının rahmine soktu. Bebeği çekip alması gerektiğini, bunu hemen yapamaz ise çocuk ve annesi için tehlikenin başlayacağını biliyordu. Kadın tüm gücüyle ıkınıyordu. Ebenin eli bebeğin başını çeneden yukarıya doğru kavradı. Ikınmayla tüm kaslar bebeğin dışarı çıkmasını kolaylaştırdı. Omuzları, ayakları, göbek bağıyla dünyadaydı artık. Mosmordu. Ebe ayaklarından tutup baş aşağı salladığı bebeğin kalçasının incecik derisine yılların yıprattığı, kadın eli olmaktan çıkmış, rençber eline dönmüş eliyle vurdu. Bu vuruşla hava bebeğin ciğerine doldu. Oğlunun hayatı selamlayan ağlayışını duyan kadın gözyaşlarını tutamadı. Sesini duyduğu andan itibaren sesi oldu oğlu.

Kadını yatağına yatırdılar. Bebeğin annesiyle hiçbir zaman kesilmeyeceğini bilmedikleri göbek bağını kesip, bebeği temizleyip, kundaklayıp annesinin yanına yatırdılar…

Oğluna baktı kadın. Baktığı andan itibaren oğlunun yüzü onun yüzü oldu. Uhrevî bir aşkla bağlandı oğluna. Anne gibi, sevdiğini yitirmiş ve bulmuş bir âşık gibi, tarih boyunca ezilmiş bir kadın gibi baktı ve bağlandı. Ağustos. Hava sıcak. Kadın mutlu, bir oğlan doğurdum diye. Sedirde oturup doğumu bekleyenler de mutlu. Oğlan haberi gelince yürekleri sevince boğuldu. Yaşlı kadın doksan dokuzluk tespihinin her tanesine bir dua okuyor. En küçük kıvrımları bile suya doyduğu için açılmış meryem Anamızın Eli’ne bakıyor; şükrediyor Allah onlardan bu oğlanı esirgemedi diye. Ağustosun sıcak havası eski evdeki tüm kadınların gönenciyle daha da ısınıyor.

***
Hava mevsim normallerinin oldukça altında seyrediyor. Aralık. Her şeyin sustuğu, donduğu bir öğleden sonra. Etrafı kalın ve yüksek duvarlarla çevrili bir binanın taştan demirden soğuk bölümünde kıpırtısız yatan bir adam. Yaşamsal faaliyetleri yavaşlamış. Kalp atışları durmak üzere. Nefesi hissedilemeyecek kadar yavaş… Taş sedirin üzerinde yıkanmış, sıkılmış bir çarşaf gibi duruyor. Tortop. Bacaklarını karnına doğru çekmiş. İnliyor… O kadar cılız bir ses ki hayata hoşça kal iniltileri olduğu aşikâr.

Duvarları nemli bu hücredeki hava yıllar öncesinin havası. Dünyayı dolaşmış. Ağaçların, suların, taşların, insanların öykülerine tanıklık etmiş. Çokça acı, çokça sevinç görüp gelmiş. Sevinçlerle ısınmış, acılarla soğumuş. Şimdi bulunduğu bu hücrede boğuluyor hava. Hangi kuvvet onu duvarlardan, demir kapılardan itip bu hücreye getirmiş bilmiyor. Havanın burada olması sadece tesadüf ve tesadüflere anlam yükleyen insanoğullarından biri, sedir üzerinde ölmeye yatmış. Hava, yıllar önce ciğerlerine dolarak nefes olduğu çocukla aynı hücrede sıkışıp kalmış. Hücreyi terk edebileceği bir açıklık yok. Onu dışarıya itebilecek bir kuvvet. Çarptığı duvarlar nemli, çarptığı alın terli… Anne diyor adam, yalnızca anne… Bu sesi yalnızca havadaki zerreler duyuyor.. Öyle zayıf, öyle cılız bir ses ki… Anne!… Anne!…

Duvarların ötesindeki kadın, matem siyahı bulaşmış ellerinin arasına başını almış. Sıkıyor, sıkıyor. Sıktığı baş oğlunun sıktığı sözler kadar çaresiz şimdi. Sözlerden silahlar, hedefini bulan, hedefini vuran… Söyleme özgürlüğünü verdiği günden bu yana oğlu şarjöre mermileri yerleştirir gibi aynı yönde doldurdu sözlerini yüreğine, aklına. Sonra çekti zihninin mekanizmalarını, sözlerini ağzına verdi. Suskunların, susturulmuşların yiv ve seti sözlerine hız verdi. Nişangâhtan hedefledi duygularını, düşüncelerini. Annesi gez, kendisi göz, sözleri arpacık. Sözlerin kalibresi küçüktü kimi zaman, küçük yaralar açtı; kimi zaman da büyüdü sözlerinin kalibresi; açtığı yaralar büyüdü. Büyük yaralar alanlar büyük düşmanlar oldu. Av tüfekleriydi bazen oğlu. Fişeklerini oğlu için kendi dolduruyordu. Saçmalar koyuyordu fişeklere. Hedefe göreydi saçmalar. Küçük saçmalar basit düşünceler içindi. Büyük saçmalar toplumu uyutan düşünceler için. Sözlerden başka bir şey değildi saçmalar ve söz hep güçlüydü. Oğlu sözlerine makinalı tüfek hızı vermişti. Seslenişlerinin ardı arkası kesilmemişti. Dokunmuştu bir yerlere; sulara ve sabunlara… Yaraları büyüyenler yüzünden ölmeye yatmıştı.

Oğlunun ölüsünü bekliyor kadın. Biliyor ki ölecek, bir an önce ölsün istiyor. Acı çekmesin. Oğluna bu cezayı reva görenlere söyleyecek çok sözü var. Susuyor, bilgece, yalnız, umarsız. Oğlum!… Oğlum!… Dünyaya karşı geldiği dili, yüreği ölsün istiyor, acı çekmesin. Oğlunu doğruların peşinden giden bir evlat olarak yetiştirdiği için kendini suçlayanlara kızıyor. Her söylediğini, her yaptığını niye söylemiş, niye yapmış biliyor bir anne olarak . Oğlu yalnızca bir kadın olarak kendi suskunluğunun itirazı olmadı ki; ezilmiş, yok sayılmış, susturulmuş bir toplumun da sesi oldu. Onlar adına konuştu, sesini yükseltti, bağırdı. Onlar konuşmadıkça, onlar adına konuşanlara sahip çıkılmadıkça konuşanlar yalnız kalacak ve susturulacak. Susmuştu oğlu. Yaşama itiraz ederek ölümle anlaşıyordu.

Yaprakların dallarını terk ettiği, dalların gövdelerine tutunmaya çalıştığı ağaçlarla dolu bir mezarlıkta, mezarını kazdırıyor oğlunun, duvarların önünde beklemeye gelmeden. Başında duruyor kazan kişinin. Soğuk. Toprağın arasına giren su damlaları donmuş. Toprak soğukla buluşmuş. Oğlunun beşiğini hazırlar gibi kazdırıyor mezarı. Anlamaya çalışıyor çevresindekiler onu… Anlamıyorlar… Oğlunun ölmeden mezarını kazdırmasını onun delirdiğine yoruyorlar. Oysa aklı her zamankinden daha çok başında. Biliyor ki ölecek, yerini tez vakitte bulsun istiyor. Üşümesin. Oysa toprak buz kristalleriyle yeterince soğuk.

Hava mevsim normallerinin altında seyrediyor. Kadın soğuktan kızarmış ellerini açıp dua ediyor. Ağustos sıcağında doğurduğu, uzun yıllar bir ana oğuldan daha çok şey paylaştıkları, kendinden çok şey vererek sevdiği oğlu için dua ediyor. Yarattığı, yetiştirdiği, büyüttüğü aslında kendisi olan oğlu için… Oğlu olan kendisi için… Hayallerin, umutların yüklendiği kişilerin kaybı aslında hayali ve umudu yükleyenlerin kaybıdır; biliyor bunu kadın. Duası kendine, acı çekmek istemiyor.

Anne! Anne! İnsan kulağının duyamayacağı bu sesi hücre içindeki hava duyuyor. Sadece hava… Duvarlara çarpmıyor sesi… Davudî sesi, sokaklara, meydanlara yayılan adamın iki ünlü iki ünsüzden oluşan zavallı sözcüğü birkaç metrekarelik hücrenin duvarlarına bile ulaşamıyor. Hava tesadüf ettiği bu adamla aynı yerde olmaktan huzursuz. İnsanın özgür olmadığı yerde özgür olacak hiçbir şey bulunmaz biliyor hava. Denizlerin üzerinde dolaşmak, dağları tepeleri aşmak, ormanlarda yapraklar arasında nefes almak istiyor hava. Duvarları nemli bir hücrede, alnı boncuk boncuk ter içinde bir adamla olmak istemiyor; özgür olmak istiyor, dört duvardan kurtulmak.

Kadın dışarıda. Kazdırdığı mezara gömeceği, soğuğa ve toprağa teslim edeceği oğlunu teslim almak için bekliyor. Oğlu yaşamsal faaliyetlerini yitirmek üzere… Ölümle kavuşanların son canlılığını da gösteremiyor. Yalnızca yüreğinin derinlerinde sevdiği, onu yalnız bırakmayan, ona ihanet etmeyen tek kişinin adı iki ünlü iki ünsüz olarak çarpıyor kalbinde belli belirsiz…. Ölüme yatan adamların son sözlerindeki inilti gibi: An-ne!… An-ne!…

Hava özgür olmak, en azından bir zerresi bu kasvetli yerden çıksın istiyor. Son iniltilerini dinlediği adamın aldığı son nefesle ciğerlerine giriyor. Ağustos ayında ciğerlerine dolup yaşama merhaba dedirttiği adamın ciğerlerine girip, onun ölü bedeniyle hücreyi terk ediyor hava. Özgürlüklerimiz başkalarının ölümüne bağlanıyor kimi zaman; kimi zaman da ölümlerimiz özgürlüklerini hazırlıyor ötekinin.

Hava, ölü bir bedenle soğuk bir mezarda kendine yeni seyirler bulurken, kadın derin bir mateme bürünüyor. Kimle konuşsa, kim anne dese, nerede bir ana oğul görse nefesinin göğüs kafesinde sıkışıp kaldığını hissediyor. Uzun ve derin soluklar alıp verme ihtiyacı duyuyor. Oğlum!… Oğlum!… diyor. Kazanmak isterken kaybettiğini, severken yalnız kaldığını, büyütürken azaldığını biliyor. Oğlunun son sözü olan anne sözcüğünün iki sessizi olan n ve n olarak kalıyor; cevaplanamayacak soru sözcükleri gibi… Seslilerini yitiriyor anne sözü, seslerini yitiriyor eski evin kadınları…

Hava sıcaklığı genç bir adamın kuru bir ağaç dalı olan Meryem Anamızın Eli ile mezara konulduğu günden sonra, annesi için her zaman mevsim normallerinin altında seyrediyor: Kar, buz ve yalnızlık… ?

Sosyal medyada paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir