Mişmiş (Nefise ABALI)

mismis

Çise’ye…

Sıkıldım bu yaşamdan. Yok efendim susacakmışım, sadece soru sorulduğunda yanıt verecekmişim. Hayhay nasıl isterseniz! Kahve diyorum, hanımefendi, nasıl istersiniz? Orta? Şekerli?
Şekersiz… İşte… Kızım diye söylemiyorum, maşaallah on parmağında on marifet…
Buyurun hanımefendi, bu kahveyi de ben değil, sağ elimin dördüncü ve beşinci parmağındaki marifetler yaptı efendim. Afiyet olsun. Anlamadım. Anlamayacak bir şey yok hanımefendi, annem dedi ya az önce, on parmağımda on marifet diye.

Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızımızın sol elinin dördüncü parmağındaki marifet hanımı, oğlumuzun sol elinin dördüncü parmağındaki halt beye hayırlısıyla istiyoruz.
Canım, halt beyden iyisini mi bulacağız, değil mi hanım? Biz de…. Verdik gitti…
Stop! Stop! Hey dursanıza! Ne yapıyorsunuz? Öyle kolay mı kız vermek? Olmadı. Baştan alalım her şeyi. Ne kadar baştan? Şey, doğumumdan başlatsak… Ooo güzelim, sen de amma çok şey istiyorsun ya. Bizi yorma. Hadi! Şimdi uslu kız ol, çık sahneye. Bak, seyirciler seni bekliyor, hadi! Olmaz. Acıktım. Ya şuna bir şeyler yedirin hemen! Anlaşıldı, bugün işimiz var seninle. Besle, büyüt, sonra da… Etinden, sütünden faydalan değil mi? Yok evladım, öyle demek istemedim. Öyle demek istememişmiş. Miş… Mişş…

Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Şöyle yumuşak, sarımsı, şekerli bir şey, ağzıma alsam eriyiverecek sanki. Bak, ağzıma alıyorum. Miş… Eridi mi? Aaa…. Biraz daha çıkar bakayım dilini. Ooo, çoktan yutmuşsun… Akşama nerede toplanıyoruz? Şekspir çağırıyormuş, oraya gitmeyi düşünüyorum.

Yeni bir sone mi yazmış yoksa? Geçenlerde söyledim ona, hâlâ akıllanmadı. Sen sone mone yazamazsın dedim, daha adını yazmayı bile bilmiyorsun. Sen kim, sone yazmak kim? Ay, bir de tutturmaz mı, asıl siz adımı bilmiyorsunuz diye. Şekspir değilmiş adı, neymiş efendim Sekspirmiş. Ayy, delirmek işten değil!

Sende hiç akıl yok evladım, miş gibi yap. Elime aldım yapış yapış. Babanı bana bırak, onun ağzından girer, burnundan çıkarım. Hadi kalk, bir evet de, sonrasını hallederiz. Şimdi babanı iyice sinirlendirmeyelim. Sağı solu belli olmaz, kapının önüne koyuverir ikimizi de.

Ama anne… Evladım ne diyorum sana, çok zenginlermiş bak. Amcan aracılığıyla geldiler. Baban çok mahcup olacak şimdi. Hadi bir evet de!

Bir, sahneye çık; iki, miş gibi yap. Bir iki üç… Mişşş… Gülümseyin, çekiyorum. Oldu mu? Eh, fena sayılmaz. Baban nasıl mutlu oldu, gördün mü? Bizim için gece gündüz çalışıp didiniyor zavallı. Bu kadarcık mutluluğu çok görmeyelim ona.
Miş gibi yapanlara ölüm! Eylemciler, kulaklarımı sağır edercesine bağırıyor dışarıda. Başım ağrıyor. Söz ağızdan bir kere çıkar, evet dedin artık. Miş gibi yapanlara ölüm… Polisler nerede kaldı? Dağıtın şu eylemcileri. Uyumak istiyorum, uyusam giderler mi? Şurada olacaktı.

Benim bir suçum yok valla, sadece marifet hanımla halt beyin mutluluğu için katlandım her şeye. Duydunuz mu arkadaşlar, onların mutluluğu için katlanmış-mış. Hah, hah… Hadi, tutun kollarından. Tamam, kabul ediyorum. Anlaşma nerede? Getirin.

Eylemciler sustu. On bir maddeden oluşan kısa bir anlaşma metni var elimde. En azından birini kabul etmek zorundayım. On birinci maddeyi gözüm tutmadı nedense. Heyy, bakar mısınız? Anlaşmayı değiştiremez miyiz? Benim bildiğim hep on tane vardır. Bu on birinci de neyin nesi?

11. BAL-KON
İyi akşamlar sayın seyirciler! Bugünkü programımızı ülkemizin en önemli sorunlarından birine, balkonlara ayırdık. Buyurun hanımefendi, şöyle geçin. Sorunuzu tekrar alayım. Evet efendim, yaptığımız yoğun çalışmalar sonucu, balkonların insanları boşluğa çekmek gibi bir hoşluğu olduğunu belirledik. Öyle mi? Ne hoş! Kendinizi bırakıyorsunuz, demirlerin üzerinden boşluğa… Her şey bir anlık… Evet mi, hayır mı? Evvett… Sonra ver elini özgürlük…
Uçuyorsunuz… Özgürüm… Kuş gibi hafifliyorsunuz… Onlar gibi… Yere yaklaştıkça daha da hafifliyorsunuz… Her şeyi geride bırakıyorsunuz… Kendinizi bile… Artık yere konmak üzeresiniz ve… kendinizi bırakıyorsunuz.
Delirdin mi, ne yapıyorsun? Uçmak istiyorum. Biraz daha sabret. Neredeler? Kimler? Onlar canım. Haa, onlar mı? Birazdan gelirler. Belki anlaşmayı değiştirebiliriz. Miş gibi yapanlara ölüm! Kapılar açılıp kapanıyor. Canım… Ağlama… Oradalar…

Evin her köşesinde beni arıyor. Oh olsun, beni bulamayacaksın işte. Kapılar çarpıyor. Kulaklarımda bir uğultu… Kurtulmalıyım. Ayak sesleri çok yakınımda. Canavar… Giderek yaklaşıyor. Nerede kaldılar?
Anlaşmayı değiştirelim, ne olur! Zaman azalıyor. Elleri… Elleri çok büyük, canımı acıtır sonra. Seni korurum, korkma! Hayır, çek ellerini üzerimden. Sen de onlardansın, biliyorum. Hepiniz beni kandırıyorsunuz. Uzak durun benden! Uzak dur! Gelme üstüme… Aşağıya bakıyorum, boşluğa. Her şey bir anlık…

Bırakıyorum kendimi… Sarımsı, yumuşak bir boşluk… Uçuyorum… Evladım. Her yer sarımsı bir pamukla kaplı sanki… Hiç canım yanmıyor… Sadece biraz üşüyorum… Bir de ağzımın kenarında bir ıslaklık var sanki… O kadar… O kadar mutluyum ki…

Evladım… Anne, yine mi sen! Rahat bırak beni, bir kere de kendim uçmaya çalışayım, ne olur! Bak, yapabiliyorum. Neden mi sarı? Ne bileyim işte… İçimi ısıtıyor. Anne, yine başlama! Sarı, hastalığa işaretmişmiş, iyi bir renk değilmişmiş…

Off… Ne olur, çekme kolumdan! Delilikse, delilik işte! Anla artık, bu sarımsılık öyle bir şey değil. Özgür olduğumu hissettiriyor bana. Niye pembe değil? Baba! Sen de mi?
Yeter artııık!…

Bir kadın omuzlarımı sarsarak “kendine gel” diye bağırıyordu. Daha da büzüldüm saklandığım köşede olduğum yerde sallanmaya başladım. Tişörtüm sırılsıklamdı ve bir şey akıyordu ağzımdan. Sarımsı bir şey… Soğuk ve sulu….
Birden fırladım saklandığım yerden. Anımsadım. Kadının kolunu çekiştirip, sarımsı boşluğu gösterdim. “Attı kendini!” “Kızın biri, kendini burdan aşağıya attı” diye bağırdım. Kadının arkasındaki erkek, ağzında sakladığı mişleri her an yüzüme tükürmeye hazır… Bağırıyorum yine de “Attı kendini!”

Her yanım yapış yapış. Kirlendiğimi hissediyorum. Önümdekileri itekleyip banyoya koşuyorum. Ellerimi yıkıyorum saatlerce.

“Evladım, dışarı çık ne olur!” Daha da hızlı yıkıyorum ellerimi. Sarımsılıktan kurtulmaya çalışıyorum. Kapıyı kırıyorlar. Her yeri bir beyazlık kaplıyor. Sonra da o beyazlığı ters giydirmeye çalışıyorlar nedense. Karşı çıkıyorum. Olmuyor. Yineliyorum durmadan, “Burası neresi?”.

Burası neresi? Ne bileyim neresi! Stratford olabilir mi? Niye ki? Baksana Şekspir de burada yaşıyor. Şekspir değil, Sekspir! Hah, hah, yesinler seni. Biraz daha mişmiş vereyim mi, ister misin? ?

Sosyal medyada paylaşın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir