EDEBİYAT VE SİNEMA – Gülden TRESKE (Sayı:57)

lacivert 57 kapak

İYİ BİR KİTAP OKURSUN. İYİ BİR FİLME GİDERSİN.  BİR AN HER ŞEY MÜMKÜN GÖRÜNÜR, UMUTLANIRSIN…

Bu duyguyu, her kitap okuru, her sinema seyircisi en az bir kere yaşamıştır. Başka bir dünya vardır. Olası dünyaların en iyisi olmasa bile, farklıdır. İçimizdeki değişme, değiştirme gücüne seslenir, yeni hevesler, yeni ufuklar gösterir.
Bir kitap okuruz, bir filme gideriz. Yazarın dediği gibi hayatımız değişmese de, biz değiştik sanırız… Seviniriz.
“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”
Yusuf Atılgan, kült romanı “Aylak Adam” da çok güzel anlatıyor bu duyguyu, bu değişmiş insanı. Ama dediği gibi, sokak, sinemadan çıkmayanlarla dolu ve bu insan ne yazık ki çok kısa ömürlü:
“Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birlikte çıksınlar.” (Atılgan, 1985, s.20)
Sokağa hep birlikte çıkıp dünyayı değiştiremesek de, 20. yüzyıl sinemanın yüz yılı oldu. Kalabalıkları, Platon’un mağarası gibi karanlık salonlara toplayan; resim, edebiyat, müzik gibi güzel sanatlara göre oldukça yeni sayılabilecek, bu yeni sanat, ışıklı perdesi ile kısa sürede dünyayı büyüledi. Evreni, bu evrendeki yerimizi, kim ve ne olduğumuzu sorgulayan sanat, yeni ve çok etkili bir mecra bulmuştu.
4,5 milyar yıllık dünyamızda, kimse duymasa da önce “ses” vardı. Ayrıca, Kutsal Kitaplar, “…önce söz vardı..” deseler de, bu doğru değil diyor tarihçiler. Kutsal Kitaplardan binlerce yıl önce, mağara duvarlarına çizilmiş resimler, şekiller vardı (Fletcher, 2001, s.15). Sonra eşyanın isimleri kondu, her sese, bir harf-şekil bulundu ve bu sesler, “söz” olup yazılara döküldü. Tabletlerle, papirüslerle kayıtlara geçti. Söz uçsa da yazılar, şekiller, resimler kaldı..İlk sinema teorilerinde de film, Mısır’ın hiyeroglifleri ile karşılaştırılır (Jennings, Doherty, Levin, (Ed.). Benjamin, 2008, s. 29). Binlerce yıl sonra, insanoğlu kayda geçmiş ilk sanatı olan bu resimleri hareket ettirerek sinemayı buldu.
Elimizde tutabildiğimiz bir kitap sayfasındaki kelimelerin varlığı daha somuttu, ama bir çerçeve içinde sunulan o ışıklı görüntünün izleri daha kalıcıydı. En basit tanımı ile, arka arkaya dizilmiş ve hareket eden fotoğraflar olan sinema; güzel sanatlar arasında en yakın ilişkiyi, resim ya da drama ile değil de, anlatı üzerinden gelen kardeşlikle, edebiyatla kurdu. İkisinin de bir hikâyesi ve bir anlatıcısı vardı. Sinema görüntülerle, edebiyat kelimelerle derdini anlatıyordu. Bu anlatma işinde; romanın yapamadığını film nasıl yapar, ya da filmin anlatamadığını kelimeler nasıl ustaca kurar? İkisinin de hem limitleri, hem avantajları vardır. Aynı şey değildirler ama birbirlerinden beslenirler. Edebiyat, her zaman filmler için tükenmez bir kaynak olmuştur. Klasikler de dâhil birçok roman, filme uyarlanmıştır. Başlangıçta tek taraflı olan bu beslenme, bu gün film sektörünün büyüklüğünün de etkisi ile filme çekilmeye aday kitaplarla karşılıklı olarak sürmektedir.
Çok okunan kitaplar için, bunun filmi çıkar yakında deriz. Ya da bir kitabı çok beğenince, filmi çekilsin de gidelim isteriz. Ama çok beğendiğimiz bir film için, bunun kitabı yazılsa da okusak demeyiz. Gözümüzle gördükten sonra, kulaklarımızla duymasak ta olur mu deriz? Görmüşüzdür ve artık hayalimize yer kalmamıştır, iş bitmiştir. Filmi gördükten sonra kitabı okuma isteğimiz de pek kalmamıştır. Ayrıca, okusak ta, film görüntülerinin hayaleti peşimizi bırakmaz. Kitabın kahramanı artık ne yazarın yazdığı kahraman, ne de bizim hayalimizde canlandırdığımız kahramandır. Yönetmenin “kahramanı” olmuştur, satır aralarından, muzip bir Brad Pitt bakışı ile tüm kitap boyunca bize göz kırpar. Ve her şey bir anda, bir Hollywood seti kıvamına bürünür. Kitapla aramıza bir üçüncü şahıs girmiştir. En başından yürümeyecek bir ilişki gibidir.
Tam tersi bir şekilde önce kitabı okumuş ve çok sevmişsek, filmine istekle gideriz. Gidince de, bazı istisna uyarlama örnekleri dışında, genellikle hayal kırıklığına uğrarız. Çünkü ustaca kullanılmış bir dil ve kelimelerin anlatısını, hiç bir kayba uğratmadan aktarmak, her okuyucunun kendi hayalinde tamamladığı görüntüyü bulup vermek imkân dâhilinde değildir. Ama gene de, okuduğumuz kitapla aynı olmayacağını bile bile, çok sevdiğimiz bir kitabın filmine ille de gideriz. Sonrasında da eleştirmeyi çok severiz. En iyi uyarlamalar hakkında yazılar okur, filmleri, kitapları karşılaştırır, karakterler, seçilen oyuncular, kitaba uygunluk konusunda tartışır durur, bir türlü rahat edemeyiz.
Yazar, “… bir güneş sıcaklığı gibi kapıdan girdi…” diye bir kadını anlatırken, her okur için farklı bir kapıdan, farklı bir kadın girer. Hepimizin güneş sıcaklığındaki bu muhteşem kadını farklıdır. Yönetmen de kapıdan girerken gösterdiği kadına, bu güneş sıcaklığını vermek, hem de hepimize, evet, kadın gerçekten bir güneş sıcaklığı gibi dedirtmek zorundadır. Takdir edilir ki, bu da imkânsızdır.
Şahane bir kumsal, şahane bir günbatımı… Güneş, ışık oyunları ile batarken; kadın kahramanımız; ufka karşı, sessiz, bir bankta oturuyor. Yüzü sakin. Eski günleri mi düşünüyor, sadece yorulduğu için mi oturmuş, birisini mi bekliyor, yoksa bir an önce eve dönüp ütü yapmam gerek diye mi düşünüyor. Yazar iki cümle ile bunu bize anlatabilir. Oysa film yönetmeni, önceki birçok kare ile bizi bu sahneye hazırlamak zorundadır ki biz bilelim niye orada öyle oturuyor. Anahtarlarını unuttu da eve mi gidemiyor, ocağı kapatmış mıydım diye mi düşünüyor, yoksa derin bir iç hesaplaşma mı yaşıyor, sevgilisini mi bekliyor? Ayrıca, yazar iki cümle ile bunu bize anlatınca biz tam da ne dediğini kolayca anlarken, film yönetmenin işi daha karmaşıktır. Film yönetmeni, gösterdikleri ile bizim anlayışımıza sığınırken; kültürel kodları, toplumsal uzlaşmaları da göz önüne almak zorundadır ki biz yanlış anlamayalım.
Edebiyattan sinemaya uyarlamada en önemli tartışma “esere bağlılık” tır (Mast ve diğ. (ed), 1992, s.423). Edebiyatın malzemesi “kelimeler” dir ve bu malzeme ile bir olaylar örgüsü ve esere bir “ruh” verilir. Olaylar, karakterler ve olaylar örgüsünün iskeleti, sinemaya aktarılması daha sorunsuz olan unsurlardır. Zor olan kısım ise, eserin tümün de yaratılan duygu, ruh, ritim ve değerlerdir. Kelimelerin bire bir görsele dönüştürülemediği unsurlar.
Romanın ya da öykünün anlatıcısı, kelimeleri kullanarak bir dünya yaratır ve okuyucusuna tam da ne istiyorsa onu okutur, ne eksik ne fazla. Edebi eserin katmanları, eserin tümündedir. Sinemada ise, her bir film karesinde, tek bir anlatıdan çok daha fazlası; ses, görüntü, renkler, müzik, tüm duyulara seslenen uyaranlar silsilesi, katmanlar vardır. Sinemanın anlam yaratma araçları daha fazla olduğu için, izleyici de anlatıcının göstermek istediğinden daha fazlasına ya da azına odaklanabilir. O kare içindeki bir sürü şeyden, yan unsurlarla birlikte, esas gösterilmek isteneni görmesi beklenir. Bunun için de, kitapta ki “…gözleri bahçedeki kurumuş çiçeklere takıldı…” gibi kelimeler yerine, sinemanın araçları ile manipülâsyonlara gidilir. Bir bahçe gösterildiğinde, kapısına mı, ağacına, çiçeğine mi, bahçenin içindeki eve mi bakacağız diye bir ipucu bekleriz. Bunun için de sinemanın malzemesi olan unsurlar kullanılır; yakın çekim ile gözler tek bir yere çekilir, ya da müzik ile sinirler gerim gerim gerilir ki biz buranın terk edilmiş, çiçekleri kurumuş bir bahçe olduğuna karar veririz. Aynı iki anlatı, farklı medyumlarla, farklı malzeme ile bize aynı duyguları ne kadar iletilebiliyorsa, ancak o kadar iletebilir. Ayrıca bu sanatın tüm dalları için geçerlidir. Bir tablonun şiirini yazmak, ya da, fırtınanın müziğini yapmak gibi. Bir fırtınanın kitabı, şiiri yazılabilir, resmi, müziği, filmi yapılabilir. Somut detaylar, rüzgâr, yağmur olsa da; doğanın o muhteşem ve yıkıcı gücünü her bir sanat kendi imkânları ile verecektir. Her birinin başarısı, bize bu muhteşemliği ne ölçüde aktarabildiği ile ölçülür. Yoksa, yağmuru, rüzgârı, rüzgârdan eğilen ağaçları yazmak, göstermek, dinletmek en kolay tarafıdır. Esas sanat ve bize verdiği; son sayfayı kapattığımızda ya da filmin jeneriği akmaya başladığında bizde geriye kalandır. İşte o sinemadan çıkan, kitabı kapatıp masaya koyan insandır.
Son yüzyılın görsel kültürü, belki diğer algılarımızı biraz köreltti. Ancak zaten “göz” duyularımız arasında en arsızıdır. Bir şeyin doğruluğunu ispat etmeye çalışırken, en kesin delil “gözlerimle gördüm” demektir, duyduk, ya da bir yerde okuduk değil. “Gördüysek”, tamamdır. Etkilendiğimiz bir kitabı hiç bir zaman kelimesi kelimesini hatırlamayız ama Alfred Hitchcock’un “Sapık” filminde, duş perdesinin arkasından görünen eli bıçaklı silueti, ya da banyo küvetine akan kanın görüntüsünü bir kere gördükten sonra bir daha hiç unutmayız. Duş perdeleri artık başka bir anlam kazanmıştır. Casablanka diye bir yer vardır, beyazlar hep iyi adamlardır, bir televizyon şovu içinde yaşayan Truman’a yazık olmuştur.
Görüntünün gücü kelimelerden daha fazla olabilir, ama öte yandan bir filmin kısıtlı iki saatinde bir kitabın becerisi ile her şeyi anlatmak mümkün olmayabilir. Film iki saattir ama kitap, yazarı ne zaman isterse o zaman bitecektir (Monaco, 1981, s. 27)
Filmi, biraz da bir tüketim malzemesi gibi, iki saatte seyredip, bitiririz. Kitapla birlikteliğimiz ise biraz daha özeldir, bire bir ilişkidir. Daha uzun süre ve baş başa kalırız. Kelimelerin altını çizer, yanına notlar düşeriz. Elimizde, çantamızda dolaştırır, başımız üstüne düşer uyuya kalır, başucumuza koyarız.
Kitap bizim olmuştur.
Bizi biz yapan kitaplarımız vardır, kimselere ödünç vermediğimiz. Yıllar sonra elimize aldığımızda, altını çizdiğimiz yerlere bakarız.
Gülümseriz… Yeniden okumak isteriz. Aynı yerleri mi çizeceğiz, merak ederiz, görmek isteriz.
Kitabın da, filmin de bir meselesi vardır ve bizle paylaşmak ister. İkisinde de koltuğumuzun konforunda, güvenliğimizi tehlikeye atmadan başka âlemlere, olaylara, aşklara, maceralara atılırız. Marilyn Monroe, Brigitte Bardot, Anna Karenina, ve Küçük Prens artık aynı şekilde ölümsüzdür. Onlar ölümsüzleşirken, biz; her gün yeni icat edilen hazların, yeni köleliklerin müptelası olmuşuzdur. Külkedisini, masal olarak dinlemiş, okumuş, filmini, opera ve balesini, çizgi filmini görmüşüzdür. Tüm kitaplar okunamayacak kadar çok, tüm filmler gidilemeyecek kadar fazladır. Her yer söz, görüntü ve mesaj dolmuştur. Dün söylenen dünde kalmıştır, bu gün yeni bir şey söylemek lazımdır. Dün aldığımız yeni, bu gün eski olmuştur. Dün söyleneni okumuş, duymuş, hazmetmiş iken; bu gün, üstüne, yetişemeyeceğimiz kadar yorum yapılmıştır ve bize kadar ulaşmıştır.
Artık arada sırada gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatmak zamanıdır.
O çok sevdiğimiz, okuduktan ya da izledikten sonra artık aynı olmadığımız, bizi biz yapan filmi, ya da kitabı; belki tekrar izleyip, okumak zamanıdır. Teşekkür etmek, hakkını vermek zamanıdır.

KAYNAKÇA:
• Atılgan, Y. (1985). Aylak Adam. İstanbul: İletişim Yayınları
• Fletcher, A. (2001)The Art of Looking Sideways. U.K: Phaidon.
• Jennings, W.M, Doherty, B. & Levin, Y.T. (Ed.). (2008). TheWork of Art in the Age of its Technological
Reproducibility: Walter Benjamin. Massachusetts: Harvard UniversityPress.
• Mast,G, Cohen, M., &Braudy, L. (Ed.). (1992). Film TheoryandCriticism. New York: Oxford University Press.
• Monaco,J., (1981). How to Read a Film. New York: Oxford University Press.

 

Sosyal medyada paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir